| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
2 "film" etiketi kullanan gönderi "film" etiketi kullanan diğer içerikler resimler, videolar

Güneşi gördük, çok ağladık...

Güneşi gördük, çok ağladık... < Önceki HaberSonraki Haber > Yazdır Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Arşive Ekle Haberi Paylaş Facebook Mixx Delicious Stumble Upon Twitter Google Digg Yahoo Reddit Radikal 2 Haberleri Tümü Orman yangınlar ‘çevrecilik’ ve ekoloji Macide Tanır sahnesi Otizm ve farkındalık Langa kenti yenileyebilir mi? Seçmece seçimsizlik PKK’sız Erbil’e gidilebilir mi?Mahsun Kırmızıgül, yönettiği filmin başrol oyuncusu aynı zamanda. 29/03/2009 Uzun süredir düşünüyorum, bu ülkede yaşayan insanlar neden sadece izledikleri filmlere gözyaşı döküyor?.. YAVUZ EKİNCİ (Arşivi) Bir insanın açgözlü olup olmadığını anlamak istiyorsanız, onu bir açık büfe kahvaltı salonuna götürün. Daha sonra bir köşeye çekilip, onun kahvaltı tabağına neler alacağına bir bakın. Bu kişi muhtemelen, kahvaltı tabağına her çeşit kahvaltılıktan almaya çalışacaktır. Mahsun Kırmızıgül’ün senaryosunu ve yönetmenliğinin yaptığı Güneşi Gördüm filmini izleyince, nedense aklıma böyle bir açık büfe kahvaltı salonu ve ona oburlukla saldıran böyle bir kişi geldi. İçinde son 30 yılın bütün olaylarının ve Kürtlerle ilgili birçok değerin olduğu bir açık büfe kahvaltı salonu. O, elinde kahvaltı tabağıyla bu yiyeceklerin önlerinden geçerken bir tilki kurnazlığıyla hepsinin tadına bakmış. Gelin Mahsun Kırmızıgül’ün Güneşi Gördüm kahvaltı tabağına aldıklarına hep birlikte bir bakalım. 1- Göçe zorlanan üç Kürt ailesi, (Köydeki diğer aileler neden köyü terk etti?) 2- Bir oğlu askerde diğer oğlu dağda olan bir Kürt ailesi, (İki kardeşin karşılaşma anındaki yapmacık gerginlik nedendi?) 3- Norveç’e ‘umuda yolculukla’ göç eden bir aile, 4- Erkek çocuk bekleyen beş kızın babasının İbrahimvari sahte yakarışları, 5- Savaşın acımasız erkekler dünyasında bir eşcinselin çaresiz yalnızlığı ve buna karşı feodal değerlerle hareket eden bir ailenin hikâyesi (Erkler her zamanki gibi yine törenin buyruğunu yerine getirirler.) 6- Akraba evliliği ve kadınların erken yaşta evlendirilmesi (Düşünüyorum da, ilk çocuklarının engelli olmasını da akraba evliğine bağlayabilir miyiz?) 8-Devlet babanın yeryüzündeki temsilcisi olan komutanların iyi kalpli halleri, (Yüzlerce göç hikâyesi dinledim. Ama bu kadar iyi niyetli ve iyi kalpli bir komutan hikâyesine hiç rastlamadım. İsterseniz bu konudaki Göç-Der, İHD, Maz-Der’in kayıtlarına bakabilirsiniz. Bunlara da güvenmiyorsanız AİHM’e giden olaylara bakın.) 7- Devlet ananın merhametli çocuk esirgeme kurumunda kalan çocukların hikâyesi, 8- 1980 darbesiyle Diyarbakır Cezaevi’nin işkence tezgâhından geçtikten sonra dünyanın dört bir yanına savrulurken, oralarda tutunmamanın dramı... Bunlar ilk baktığımda gördüklerim. Aslında bu malzemeden 30 yıla yetecek kadar bir Mahsun Kırmızıgül dizisi de çıkarılabilirdi. Kürt müsün, Türk müsün? Güneşi Gördüm filminde ateş kadar yakıcı konular var. Hangi tarafı gözetlesen diğeri sana küsebilir, kızabilir; bu yüzden kariyerin bitebilir. Zaten bu konuların bugüne kadar doğru dürüst işlenmemiş olması bu korkular yüzünden değil mi? Gani Rüzgar Şavata bunu denedi ama o estetikten, yaratıcılıktan ve felsefi söylemden mahrum olduğu için başarısız oldu. Bundan dolayı filmleri daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da izlenen lokal bir sinema oldu. Fakat bu konularda çok dikkatli olan Mahsun Kırmızıgül kendi yöntemiyle başedebilmiş. Her tarafı memnun etmeye çalışmış. Ve bu yüzden vasat bir film yapmayı becerebilmiş. 40-50 bin insanın ölümünü, 1 milyon 200 bin insanın yerinden yurdundan koparılıp göçe zorlanmasını, binlerce kişinin faili meçhul cinayetlerde öldürülüp kuyulara atılmasını Mahsun Kırmızıgül siyasilerin rant kavgası gibi boş bir konuya indirgeyebiliyor. Ve bu çarpık, yanlış düşüncesini de, ülkesindeki işkence tezgâhından geçtikten sonra Norveç’e kadar kaçan yarı aydın eniştenin ağzından, bir de devlet anaya gönderdiği mektupta açık olarak dile getiriyor. Sarıkamış’ta Diyarbakır ağzı Bu filmden yola çıkarak kronikleşmiş pek çok hastalığımızı da masaya yatırabiliriz. Filmin dili bozuk, kırma bir Türkçe. Filmin geçtiği yer ise Sarıkamış. Fakat oyuncular Türk sinemasının kötü örneklerinde olduğu gibi Diyarbakır ağzıyla konuşuyorlar. Filmde insanlar büyük acılar yaşadıklarında nedense Kürt olduklarını hatırlayıp, Kürtçe ağıt yakıyorlar. Bunun yanında Norveç’teki sahneler bu dil yaklaşımından farklı. Özcan Alper Sonbahar filminde kötü Türk filmlerinin düştüğü bu hataya düşmedi. Yusuf annesiyle Hemşince konuşuyor. Köylülerin kendi arlarındaki konuşmaları neden Kürtçe yapmadı? Korktu mu? Kariyerinin bir aslan pençesiyle yerle bir olacağından mı korktu? İnsanları gerekli yerlerde Kürtçe konuşturup altyazıyla Türkçe verseydi ne gibi sorunlar yaşardı? Ama o da diğer yönetmenler gibi Kürt köylüleri kötü, bozuk bir Türkçe’yle konuşturmayı tercih etti. Ona, Theo Angelopoulos’un Ağlayan Çayır filmini bir daha izlemesini tavsiye edebilirim. Böylece olaylara sadece duygusal şiddetle değil, estetik bir bakışla nasıl bakılabileceğini öğrenme imkânı bulur. Film hakkında ilk söylenen şey: “Çok ağladım”. Tom Robbins, Parfümün Dansı romanında “Pancar sebzelerin en keskinidir. Soğanın sayfaları, gerçi Savaş ve Barış’ın sayfalarından fazladır. Her biri de güçlü kuvvetli, bir insanı ağlatacak kadar acıklıdır” der. Güneşi Gördüm filminin her sahnesi de soğanın sayfaları gibi gözyaşı akıttırabiliyor. Uzun süredir düşünüyorum, bu ülkede yaşayan insanlar neden sadece izledikleri filmlere gözyaşı döküyor?.. YAVUZ EKİNCİ: Yazar

Hazmı zor şekerleme

Hazmı zor şekerleme < Önceki HaberSonraki Haber > Yazdır Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Arşive Ekle Haberi Paylaş Facebook Mixx Delicious Stumble Upon Twitter Google Digg Yahoo Reddit Radikal 2 Haberleri Tümü Orman yangınlar ‘çevrecilik’ ve ekoloji Sahnelerde bir hayalet Afrika’dan bir demet kadın hikâyesi Su Forumu, Eurovision ve İslam kitabı... Bisküvinin İtalyanca’sı İşsizliği artırmayın, üç çocuk doğurun...‘Hayat Var’ın baş oyuncusu Elit İşcan, televizyon dizisi ‘Küçük Kadınlar’da en küçük kız kardeşi oynuyor. 29/03/2009 Reha Erdem’in Berlin Film Festivali’nde gösterilen ve Antalya’dan SİYAD Özel Ödüllü son filmi ‘Hayat Var’ gösterimde. ‘Hayat Var’, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik ERMAN ATA UNCU (Arşivi) Ara ara ortaya cep telefonları da çıkmasa, Reha Erdem’in bu hafta gösterime giren, son filmi Hayat Var’ın günümüzde geçtiğini hiç fark etmeyeceğiz. Kostümler, mekânlar belli bir tarihi işaret etmektense dönemler üstü bir İstanbulluluğu yansıtıyor sanki. Tıpkı önceki Erdem filmlerinden A Ay veya Korkuyorum Anne gibi, Hayat Var da, dış etkenlere karşı korunaklı, sınırları keskin hatlarla belirgin bir dünya sunuyor izleyicisine. Erdem’in kostüm seçimleriyle, renk tercihiyle ve seslerle (Hayat Var’ın ses tasarımı da yönetmene ait) sınırlarını belirlediği bir dünya bu. Hayat Var’ın kahramanı Hayat’ın (Elit İşcan) çevresi, ihlal edilesi sınırlarla çevrili. Zamandan soyutlanmış gibi duran bir Boğaz mahallesinde babası (Erdal Beşikçioğlu) ve yatalak dedesiyle (Levend Yılmaz) beraber yaşıyor. Denizcilere kayığıyla kadın pazarlayan babası, yeni kocası ve ondan olma oğluyla ayrı bir yaşam kuran annesi (Banu Fotocan), tacizcilere karşı savunmasızlığı, Hayat’ın içine kapanmasına, sınırları daraltmasına yol açmış. İletişim kurmaktansa sürekli kendi kendine şarkı mırıldanıyor, okula gidiş, eve dönüş güzergâhı eksenli bir yaşamı var. Hayat’ın boş arsalarda, uzun uzun tek başına oynadığı sahneler bu yüzden genel hissiyatta ayrı bir öneme sahip. Çünkü filmin zamanı, Hayat’ın zaman algısıyla eşleşince, önceki filmlerinden tanıdık Reha Erdem atmosferi de Hayat’ın hikâyesiyle iç içe geçiyor. Cıvıl cıvıl renkler ve bir taciz hikâyesi, babadan bir oyuncak hediye almanın heyecanı ve yatalak, küfürbaz bir dedenin kaprisleriyle yaşamanın güçlüğü... Yeşim Tabak’ın, Korkuyorum Anne için yaptığı “travmalardan şekerleme” tanımını akılda tutarak, Hayat Var için de hazmı zor bir şekerleme diyebiliriz. Hayat budur... Hazım zorluğu ne filmin içine girilememesinden ne de başka bir aksaklıktan kaynaklı. Aksine içine bu kadar kolay girilebilen bir hikâyedeki acımasızlık insanı sarsıyor. Erdem’in parlak desenli kostümlerden, patlayan renklerden kurulu atmosferi bir çıkış noktası sunmadıkça, Hayat’ın çıkışsızlığı da daha bir hissediliyor. Filmde kullanılan kederli arabesk klasiklerinin yabancılaştırıcı olduğu kadar hikâyedeki bu tonu yansıtan bir yönü de var. “Bir kapıdan gireceksin/Neler neler göreceksin/Her çileye göğüs gerip/Hayat budur diyeceksin”. Ama iş, kadere boyun eğmeye gelince filmin çarpıcılığı devreye giriyor. Hayat Var, ne kader kolaycılığına sığınıyor ne de karakterine bir çıkış noktası sunarak izleyicisini rahatlatıyor. Filmin isminde de belirtildiği gibi Hayat Var, ama nerede olduğuna dair biz izleyiciye verilen bir adres yok. Ergenliğini yeni yaşamaya başlamış kahraman, hayatı nerede araması gerektiğini bilemiyor. Tabii dolayısıyla biz de... Çünkü Reha Erdem, kadınlığın eşiğindeki kahramanının travmalarına dışarıdan bakmıyor. O travmaları bir sebep-sonuç ilişkisiyle atlatmaya, böylece bizi ve kahramanını rahatlatmaya çalışmıyor. Ama bunlara bakıp Hayat Var’ı, “ergen karakterin gözünden travmatik bir hikâye” olarak adlandırmak da yetersiz bir nitelendirme olur. Reha Erdem’in hikâyeye baktığı nokta bu tür ayrımları baştan aşıyor. Onunki, kendi dünyasıyla Hayat’ınkini kesiştirmek üzerine kurulu bir yöntem daha çok. Hayat’ın konumunu rehber edinen ve bunu kendine has bir dünyanın sınırlarını çizmek için kullanan Hayat Var, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik. Sanki her Erdem filmi birer cam kar küresi. Bu cam kürelerde, zamanın bir yerlerde donup kaldığı, sınırları Erdem’in estetik anlayışıyla çizilmiş, kendi içlerinde tutarlı birer dünya var. Ama düşüp kırılırlarsa seyirciyi allak bullak edeceklerinin de sinyalini veren küreler bunlar. Bu hissiyata en çok, daha önce görülen hiçbir şeye benzemeyen, afallatıcı, ilk Erdem filmi A Ay sahipti. Hazmı zor bir şekerleme olarak Hayat Var da aynı etkiyi yaratmaya aday.